Aslında Önce Kendimizi Kandırırız!

alt

Çoğu zaman gerçeği biliriz ama gerçek umduğumuz gibi olmadığı için kabul etmeyiz.

“Kendini Kandırmak - Bilişsel Uyumsuzluk” 1957 yılında Leon Festinger tarafından ortaya atılan bir kuram. Bu kurama göre; insanlar, çelişen davranışları ve tutumları varsa bu çelişki ile baş etmek için nedene sığınırlar. Dışsal nedenlerin yokluğunda ise içsel nedenler yaratırlar.

“Kendini Kandırmak” tarih boyunca pek çok bilim dalı ve özellikle psikologlar tarafından üzerine konuşulmuş, yazılmış, farklı psikolojik durumlarla bağdaştırılmış bir konu… Mesela, “Dunning Kruger Sendromu”… Kişi kendini kandırır, söylediğine çok inanmış durumdadır ve davranışının belirtileri genellikle kişilerin kendileri tarafından fark edilebilecek belirtiler değildir. Mesela, Mitomani… Mitomani hastaları yalan söylediklerinin farkında olmazlar. Hayal güçleri ile ürettikleri düşüncelerin gerçek olduğuna inanırlar. Bu durum çocuklarda normal karşılanabilir ama yetişkinler için patolojiktir.

>Kendini kandıran insan durumun farkında değildir, kendini kandırmanın sıkıntısı burada başlar. Farkına varmadığımız bir konuda gerekeni yapamazsınız, kendini aldatma durumu da gittikçe güçlenir.

Kendini kandırmak ile yalan söylemek farklıdır… Yalan söyleyen doğruyu söylemediğini bilir. Kendini kandıran kişi ise doğru olmayan bir şeyin doğruluğuna inanır.

Günde yaklaşık 16 saat uyanık kalan bir insanın aklından günde yaklaşık 60 bin düşünce geçer. Bunların kimisi gerçekçi bir temeli olmayan düşüncelerdir kimisi kendi gerçekçi ama yorumu çarpıtılmış düşüncelerdir kimisi de gerçekçi ama işlevsel olmayan düşüncelerdir. Ve bu düşünceler bir nevi kendimize kurduğumuz tuzaklardır.

Kendini kandırmanın çeşitli yolları vardır ve bunların bazılarına diğerlerinden daha sık rastlanmaktadır.

İnsan, karşısına çıkan zorluklarla yüzleşmekten kaçar ve kendini kandırmaya çalışır. Kendini korumanın bir yolu kendini kandırmaktır. Gerçeklerle karşılaşmak zor olabilir ama kendi kendimizi kandırmamak için gerçeklerle yüzleşmek gerekir.

Yıllar önce Habertürk Gazetesi’nin köşe yazısında Paulo Coleho’nun bir hikayesini okumuştum. Yeri geldi, sizinle de paylaşayım:

Bir haberci uzaktaki bir şehre acil bir mesaj iletmek için görevlendirilir. Haberci atına atlar, yola çıkar. Haberci ve at birçok başkasının ve atın durup karnını doyurduğu pek çok hanın önünden hiç durmadan geçerler… At şöyle düşünür:

“Karnımı doyurmam için hiçbir ahırda durmuyoruz, bu demektir ki bana bir at değil de bir insanmışım gibi davranılıyor. Tıpkı diğer insanlar gibi ben de bir sonraki büyük şehirde yemek yiyeceğim.”

Ama haberci bütün büyük şehirleri de birbiri ardına geçip gider. At bu kez şöyle düşünmeye başlar: “Belki de insana dönüştürülmemişimdir; bir meleğe dönüştürüldüm sanırım. Çünkü meleklerin yemeğe ihtiyacı yoktur.”

Sonunda gitmekte oldukları yere ulaşırlar ve at ahıra konulur konulmaz oradaki samanları büyük bir iştahla yer. Ve yepyeni bir düşünce aklına gelir: “Neden işler beklendiği gibi gitmedi diye her şeyin değiştiğini düşünüyoruz ki! Ben ne bir insan ne de bir meleğim; ben aç bir atım.”.

alt

M. Şeref Akkaş

Danışman- Eğitmen- Koç

“Hayatın bana verdiği
en iyi ödül, bilgilerimi ve deneyimlerimi paylaşma şansı!”

PAYLAŞ:

7/24

İLETİŞİM FORMU

 

Bana Yazın...